Hepimiz dinlediğimiz müziğin bize kattığı duygularla mest olmuşuzdur. Heyecan, gerilim, aşk, mutluluk, huzur, korku… Müziğin bu büyülü yapısını, müziği keşfettiğimden beri merak ederim. Bu duyguların, geçmişimizle ve evrimsel süreç ile sıkı sıkıya bağlı olduğunu düşünüyorum. İşte bu sebeple müziğin tarihini araştırıp, hayatımızda nasıl böyle büyük yer edindiğine dair -kendi düşüncelerimle de harmanlayarak- bir yazı yazmak istedim. Öyle ki müziğin ne olduğunu anlayabilmek için müziğin tarihi, felsefi ve kültürel yönüyle de inceleyip, konuya farklı açılardan yaklaşmak gerekiyor.


Müzik, varlığı bilinen tüm milli ve dini toplulukların sarsılmaz dogmalarını aşan, bu kavramların üstünde var olan evrensel bir kültürdür. Bu tanım, her ne kadar sanat ve estetik düşünürleri tarafından yapılmışsa da, müziğin doğası gereği, herkesçe kabul gördüğünü sanıyorum.

Tarihin farklı dönemlerinde çeşitli kültürlerle bezenmiş toplumların, değişik seslerin özel yapı ve doku ile belli bir ritim eşliğinde bütünlük sağlamasıyla melodiler oluşmuştu. Sonsuz kombinasyonlar neticesinde ortaya çıkan bu kalıpların zaman içinde adeta kültürlerin imzası niteliğindeki ses birlikteliklerine dönüştüğü bir gerçektir.

Örneğin tef-vari perküsyonun düşük tempoyla eşlik ettiği ve telli bir enstrümanın kesik ve küt sesleri ile üflemeli çalgıların akıcı sesinin bir araya gelmesiyle oluşan müziği duyduğumuzda rahatlıkla: “bu müzik Antik-Mısır’a ait” diyebiliriz. Tabi ki ortaya çıkan ses birliktelikleri ilk insanlarca daha basit yapılarda kullanılırken; insanlar ufka yelken açıp dünyayı (dolayısıyla müziği) keşfetmeye başlamış, böylece basit yapılar daha kompleks yapılara bürünmüş ve günümüzde binlerce farklı kültüre ait milyonlarca çeşitli ses birlikteliği oluşmuştur. Günümüzde teknolojinin gelişmesiyle klasik müzik kültürünün yanı sıra elektronik müzik kültürü hayatımıza girdiğinden bu çeşitlilik akıl almaz boyutlara ulaştı. Eminim doğanın sonsuz paletinde kimsenin keşfedemediği farklı güzellikler kaldığı gibi seslerin sonsuz kombinasyonunu keşfetme boyutunda da yolculuğumuzun ancak başındayız.

müzik tarihi - eski mısır

Kısaca Müzik Felsefesi

Düşünürlerce müzik, tarih boyunca, güzel sanatların ve estetiğin bir alanı olarak güzel sanatlarla birlikte değerlendirildi. Fakat müzik estetiği temelde ancak soyut olarak betimlenebildiğinden bu sınıflandırmaya katılmak yerinde olmayacaktır. Nitekim Alman düşünür Arthur Schopenhauer; İsteme ve Tasarım Olarak Dünya adlı eserinde sanatı sınıflandırırken sanatın nesnesi olan maddeyle, onun ideasına olan mesafesini kendine ölçüt olarak belirler. Yani başka bir deyişle; sanatın nesnesi olarak somutlaşan ve ideadan uzaklaşan sanat ile soyut, ideaya daha yakın ve sanat nesnesiyle var olma temeline dayanmayan bir anlayışla sanatı iki basamağa ayırır. Alt basamağı, görüngülerle olan bağlantısı nedeniyle somut sanatlar oluştururken, üst basamağı idealara daha yakın olarak varlık gösteren soyut sanatlar oluşturmaktadır.1

Schopenhauer’a göre yalnız müzik sanatı, görüngülerden (duyularla algılanabilenlerden) bağımsız, saf idea olarak, sanat için oluşturabilecek basamakların en üstünde yer alır. Schopenhauer, müzik sanatı hakkındaki düşüncesini yine aynı adlı eserinde belirtmiştir.

“Müzik sanatı, bütün başka sanatlardan kopuk, tek başına durur. Müzikte dünyadaki yaratıkların ideasının taklidini, yeniden üretimini saptayamayız. O, büyük, parlak bir sanattır. Müziğin insanın en derin doğası üzerindeki etkisi çok çok güçlüdür. Yetkin, evrensel bir dil olarak, insanın en derin bilincinde derinlemesine, tam olarak anlaşılır”

Schopenhauer, 2009: 194

Dolayısıyla Schopenhauer’e göre müzik sanatı güzel sanatların bir sınıfı olarak değil, ancak ayrı bir sanat dalı olarak varlığını sürdürebilecektir.

Müziğin sanatsal değeri ve sanat alanındaki yeri hakkında kısıtlı olsa da farklı düşünceler de var tabi. Fakat bir kavram üzerinde düşünce geliştirmek, o kavramın, hakkında düşünmeye değecek kadar güçlü ve anlam yüklü olması gereksinimiyle birlikte geliyor. Yani müziğin sanat alanındaki yeri hakkında herkesin farklı bir düşünce üretmesi için yine müziğin hayatımızdaki ve evrendeki değerini anlamamız gerekiyor. Bunun için onun neden ortaya çıktığını ve günümüze kadar nasıl gelişerek geldiğini kavramamız gerekiyor ki müziğin en azından insan için değerini anlayabilelim.

Nerden Çıktı Bu Müzik?

Müziğin ortaya çıkışı ile ilgili düşünce yürütebilmek için önce Müziğin Ne olduğunu, hangi seslere müzik diyebileceğimizi anlamalıyız. Günümüzde müzik teorisi bize, müziğin doğası ve mekanikleri gereği içinde bulunması gereken ritim, yapı, biçim ve doku gibi göze karmaşık gelen bileşenlerin bir araya gelmesiyle oluşan ses bütünlüğünün müzik olarak adlandırıldığını öğretiyor. Peki bu bileşenlerin sayısal karşılığı veya dizilişi, o ses topluluğunun müzik olarak nitelendirilmesi için yeterli mi? Örneğin sabah öten kuşların düetine müzik denemez mi?

müzik tarihi - şarkı söyleyen kuşlar

Müzik herkes için farklı anlamlar ifade etse de müziği kendimce en iyi ifadeyle, “duygu yüklü sesler” olarak tanımlayabilirim. Bu tanım geleneksel müzik teorisinin tanımlamasıyla anladığımız müziği o kadar genişletiyor ki, benim için tam sessizlik dahi müziği ifade ediyor. Öyle ki, bazılarımız sessizliği dinlendiğimizde evrenin en güzel bestelerini duyabiliyoruz. Tabi şahsi müzik tanımım bu denli geniş olunca müziği basit konuşmadan ayıran şey nedir? sorusu sorulabilir. Bunun basit cevabı ise sesin ritmi ve uyumlu perdesi. Günlük konuşmada seslerimiz sık sık birden fazla ve düzensiz perde aralıklarıyla çıktığından ve bu nedenle içinde bir uyum bulunmadığından günlük dil; belli ritim veya kalıp ile uyumlu bir perdede çıkan sesler ise müzik olarak adlandırılabilir. Ancak bu sorunun daha zor cevabı ise cevabı olmaması. Evet hepimiz kendi algımıza göre kendi kriterlerimizi oluşturuyor ve “işte müzik budur” veya “böyle müzik mi olur” diyebiliyoruz.

Müziğin bizim için ne olduğunu tanımladıktan sonra, neden ortaya çıktığını  düşünelim.  Geleneksel düşünce yöntemleriyle ulaşılan sonuç müziğin insan icadı olduğu yönünde. Bu düşünceye karşın, tarih öncesi dönemi zihnimizde canlandırıp müziğin başka nasıl ortaya çıkmış olabileceğini veya belki de aslında ortaya hiçbir zaman çıkmadığını tersine doğayla beraber doğduğunu düşünelim:

Tarih Öncesi Dönemde Müzik

müzik tarihi - tarih öncesi kemik flüt

Kendimizi o vahşi, uçsuz bucaksız, her şeyin dev boyutlarda olduğu bir ortamda, acınacak kadar küçük ve korunaksız,  sözel bilinç ve dilin oluşmadığı, sözcükler yerine kaba sesler ve çığlıklarla en basit şekilde iletişim içinde olan, anlayamadığı her doğa olayı karşısında korkudan donup kalan ve vaktinin çoğunu kendinden büyük düşmanlarından saklanarak geçiren küçük topluluklar halinde yaşayan ilk insanlardan biri olarak hayal edelim.

Doğayı dinlediğimizde açıkça görülecektir ki; müzik (veya insana duygu yükleyen ses birlikteliği) doğanın içinde ve hatta doğayla birlikte var olan bir gerçekliktir. Mağara duvarlarına çarpan rüzgarın ürpertici uğultuları, gökyüzüne uzanan ormanların görkemli sesi ile kurtların korku veren ulumaları; yeryüzüne şiddetle çarpan yıldırımlar ve ardından gelen gök gürültüsünün ihtişamlı sesi; ağustos böceğinin sesiyle yaz akşamlarına kattığı huzur, baharın geldiğini haber veren arı vızıltıları, kuşların neşeli düetleri… Tüm bu seslerin ortak özelliği ise bize bir şey hissettirmeleri. Doğanın sesini Antonio Vivaldi, Dört Mevsim adlı eserinde en güzel şekilde kullanmıştır. Gerçekten de Dört Mevsim’i dinlediğimizde, bahar, yaz ve kış zihnimizde betimlenir. Baharda kuşlar cıvıldayarak dans eder, yazın sahilde dalgaların müziği eşliğinde güneşleniriz, son bahara ise cıvıl cıvıl girsek de sonrasında hırçın yağmur ve rüzgarların arasında kalırız, kışın kibirli ve zorlu koşullarından geçeriz… Vivaldi, Dört Mevsim’iyle doğanın seslerini taklit ederek bizleri adeta bir yıllık zaman zarfında yolculuğa çıkarır.

Böylece mucidi doğa olsa da, yapısını çözümleyip, farklı aletlerle çeşitli sesler çıkarmayı başaran ve onu ayrı bir dil ile bütünleştiren insanın, müziğin en büyük geliştiricisi olduğunu söyleyebiliriz.

Doğadaki seslerin kaynaklarını anlayamayan ilk insanlar, açıklayamadıkları seslere (hayvan, ağaç, yıldırım ve gök gürültüsü, rüzgar, yağmur) anlamlar yüklemişler ve seslerin kaynağıyla iletişime geçmek istemişlerdir. İletişim aracı olarak da doğanın (evrenin) dilini yani müziği kullanmışlardır. Takvim artık ilk çağı gösterdiğinde ise, müzik insanlarca eğlence veya kutlama için değil; insanın doğa ile bütünleşme, iletişime geçme veya hükmetme amacı olmaya evrilmiştir.

Ancak tarih öncesi döneme ait bilgiler arkeolojik bulgularla sınırlı olduğundan, müzik hususundaki bilgiler dedüktif akıl yürütme ile ulaşılan varsayımsal çıkarımlarla sınırlıdır. Bu nedenle tarih öncesi dönemlerde insanların müziği niçin kullandığını hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Yine de müziği aktif olarak kullandıklarından ve hayatlarında büyük bir yer ettiğinden eminiz.


Merak edenler için

1 Erenözlü, S.S. (2019). Bir Müzik Filozofu Olarak Schopenhauer. Journal of Arts, s.132
2 BBC Earth – Did early humans, or even animals, invent music?
3 Library of Congress – Music History from Primary Sources
4 Frontiers – How Music and Instruments Began: A Brief Overview of the Origin and Entire Development of Music, from Its Earliest Stages

Paylaş.

Film izlemeyi, oyun oynamayı, gitarları, basketbolu ve çeşitli konular okumayı seviyor. En büyük tutkusu yazı yazmak. Biraz da avukat.

Yorum Bırakın