“Kanımızın son damlasına kadar savaşmak.” “Haksızlıklara varımızla yoğumuzla karşı koymak.” Bu iddialı cümleler bana hep soyut gelmiştir. Sonuçta gerçekten kimse kanının son damlasına kadar savaşmıyor. Zaman zaman kitaplarda ve tarihte bir amaç uğrunda kendini feda eden karakterlere rastlıyoruz. Ancak yine de kendini feda etmek her zaman kanının son damlasına kadar mücadele etmeyi mi temsil ediyor? Bence hayır. Yalnızca ölmek bir amaç uğrunda verilebilecek en büyük fedakarlık olsa da, hayattayken elimizdeki her şeyle , mücadele edecek imkanımız kalmayana kadar mücadele etmeden bu fedakarlığı yapmak her zaman düşündüğümüz kadar soylu bir hareket olmayabilir. Ancak kimsenin aklına gelmeyecek yollarla, tüm benliğimizle ve elimizde kalan son silahımızla savaşmak, savaşı kazanmak hayatımızın sonu anlamına gelse de savaşmaktan çekinmemek fikri ile “kanımızın son damlasına kadar savaşmak” deyimini anlamlandırılabilir. 

Yönetmen Steve McQueen, ilk uzun metrajlı filmi olan 2008 yapımı Hunger, soyut kalan bu deyimleri tarihi bir olaydan yola çıkarak, en dahice yollarla video sanatına aktarmış. Hunger’ı izledikten sonra bir insanın varıyla yoğuyla savaşmasının ne demek olduğunu en somut haliyle görebiliyoruz. Film, taleplerimiz ne kadar küçük olursa olsun inandığımız değerler için ne kadar ileriye gidebileceğimizi açıkça gösteriyor. Tam da bu sebeple Hunger’ı izledikten sonra en ufak sorunlarımız için sürekli şikayet ederek yaşamaktansa, onların üstesinden gelmek için elimizdeki her şeyle savaşmamız gerektiğinin önemini daha iyi kavrayabiliyoruz.

Hunger Poster

Hunger’ın Konusu

Hunger, 30 yıl süren Kuzey İrlanda sorunu sırasında tutuklanan siyasi tutukluların Özel kategori Statüsünün iptaliyle birlikte Maze Hapishanesi’nde statülerini geri kazanmak için mücadele veren İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) ve İrlanda Ulusal Kurtuluş Ordusu (INLA) üyelerinin hikayesine ışık tutuyor. 

Özel kategori statüsünün kalkmasıyla sıradan suçluların giydiği cezaevi kıyafetlerini giymeyi reddeden Kieran Nugent, 1976 yılında başlattığı battaniye protestosun, yıkanmama protestosu ve 1980-81 yıllarındaki açlık grevleriyle devam etmiştir. 

İnsanların dört buçuk yıl boyunca bir hücrede günün 24 saatini geçirmesi ve protesto olarak; dışkılarını kullanmaları, idrarını kullanmaları ve yıkanmamaları. Bedenlerini silah olarak kullanmaları. Sahip olduğunuz bir tek buysa onunla ne yapabilirsiniz? İşte böyle direnişinizi maksimize edebilirsiniz.

Hunger, Kieran Nugent’in başlattığı hapishane kıyafeti giymeme protestosundan sonra gelişen olaylardan başlıyor. Bir hapishane hücresinde kaldığınızı ve size ait hiçbir şeyin olmadığını düşünün. Gücünüz yok. Hayatınızın kontrolü sizde değil. Ne zaman tuvaletinizi yapacağınız, ne zaman yemek yiyeceğiniz başka insanların kontrolünde. Bu durumdayken nasıl savaşabilirsiniz? İşte IRA üyeleri ellerinde kalan son şey ile yani bedenleriyle savaşmayı seçiyor. Dışkılarını hapishane hücrelerine sürmek, idrarlarını hücre kapılarının altından koridora dökmek ve yıkanmayı reddetmek gibi yöntemlerle son bir direniş sergiliyorlar.

hunger hücre

Yıkanmama protestosu (kirli protesto) devam ederken, 1980 yılında mahkumların taleplerinin kabul edilmesiyle sonuçlanmış gibi görünen ilk açlık grevi, talepler uygulama alanı bulmadığından başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Talepleri karşılanmayan mahkumlar 1981 yılında organize bir açlık grevi başlatma kararı alırlar. IRA üyesi Bobby Sands 1 Mart 1981 tarihinde yemek yemeyi reddeder ve en ölümcül açlık grevlerinden biri başlamıştır.

“Bizler, siyasi mahkum olduğumuzu iddia ediyoruz. Ülkemizle, tutuklanmamızla, sorgularımız ve yargı mercilerince açıkça ortaya konan gerçek; motivasyonumuzun tamamen politik olduğu, bencil ve kriminal nedenler olmadığı yönünde kanıtlanmıştır. Bencil nedenlerimiz olmadığının ve haklı davamızın devamı olarak bugün Bobby Sands ile başlayacak olan ve yoldaşlarımızdan birkaçının katılacağı ölümüne açlık grevimiz hayata geçecektir. İngiliz hükümeti kriminalizasyon politikasını terk etmediği ve politik statü konusundaki taleplerimizi karşılamadığı sürece açlık grevi son bulmayacaktır.”

Danny Morrison, 1981 Açlık Grevi Manifestosu

Filmin Kurgusu

Filmin kurgusu 3 bölümden oluşuyor. Bölümler birbirinden o kadar net şekilde ayrılıyor ki, filmi izlemeyen arkada ses olsun diye açan bir insan bile bu ayrımı yapabilir. 

“Kurguya dair şöyle bir fikrim vardı; bir nehirdeki akıntı hızlanarak şelaleye dönüşecekti.”

Filmin ilk bölümü nadiren kurulan bir cümlelik diyaloglar dışında tamamen sessiz. İlk 15 dakika boyunca, sürekli ellerini suya koyup rahatlamaya çalışan bir hapishane gardiyanının hayatını sessizce izliyoruz. Filmin konusunu anlamamız, aktörlerin vücut diliyle, hapishane çevresinin ve çekimlerin uyumuna bırakılmış. Filmi ilk defa izlediğimde Kuzey İrlanda tarihine oldukça uzaktım. Dolayısıyla ne izlediğimi bilmiyordum. Bir adam ellerini suya tutuyor. Hazırlanıp işine gidiyordu. Başka bir adam hapse giriyor ancak hapishane kıyafeti giymeyi reddediyordu. Mahkumlar duvarları kahverengi lekelerle dolu bir hücrede kalıyordu. Konu hakkında hiçbir bilgim olmamasına rağmen, Steve McQueen’in dahice görsel anlatımıyla filmin hikayeye girişini minimum diyalogla anlamam hiç de zor olmadı. 

İnsanların dört buçuk yıl boyunca bir hücrede günün 24 saatini geçirmesi ve protesto olarak dışkılarını, idrarını kullanmaları ve yıkanmamaları. Bedenlerini silah olarak kullanmaları. Sahip olduğunuz tek şey buysa onunla ne yapabilirsiniz? İşte böyle direnmeye devam edebilirsiniz.

Filmi izlerken başlardaki mahkum ve hücre arkadaşının kim olduğunu merak ediyordum. Ancak aralarında kendilerini tanıtacak herhangi bir diyalog geçmediğinden “film bittiğinde IMDB’den bakarım” diyecekken, biraz sonra başka bir sahnede, gardiyanın hücre kapılarının yanında duran mahkum kartlarını değiştirirken karta zoom yapan kamerayla o hücrede kalanların, Davey Gillen ve Gerry Campell olduğunu öğreniyoruz. Bu sahne Steve McQueen’in pratik sahne zekasını ortaya koyan en güzel sahnelerden biriydi.

hunger-maze

Yine filmi ilk defa izlerken Kirli Protesto adında bir protestonun varlığından haberim yoktu. Tabi hücrelerin pisliğinden bir şeyler çıkarabiliyordum ancak bunun ne anlam ifade etmesi gerektiğini bilmiyordum. Diyalogsuz olarak ilerleyen filmde, Michael Fassbender’ın canlandırdığı Bobby Sands karakteri yaka paça alınıp, filmin başında gördüğümüz gardiyan tarafından saçları kesiliyor ve at yıkarcasına fırçayla uzaktan zorla yıkanıyor. Böylece filmin giriş bölümüyle, gelişme bölümü arasındaki bütünlüğü ve konunun aslında ne olduğunu çok daha net kavramak mümkün oluyor.

Ölüm ve Yaşam Hakkında

İkinci bölüm ise tam anlamıyla bir şaheser. Kesinlikle hayatımda gördüğüm en güzel sinema sahnelerinden birini izlediğimi söyleyebilirim. Evet bir sahne. İkinci bölüm bir sahneden oluşuyor. 

Hunger Koridor

Mahkumlara yapılan zulüm ve insanlık suçlarının zirve yapmasıyla, ikinci bir açlık grevine başlama planları yapılır. Ancak IRA bu eyleminde daha organizedir. Bobby Sands grevin dışarıda daha büyük yankı uyandırması için ikna etmek adına, Liam Cunningham’ın canlandırdığı Dominic Moran isimli papazla görüşme masasına oturur ve tarihin en iyi sinema sahnelerinden biri başlar.

Michael Fassbender ile Liam Cunningham arasında geçen bu uzun soluklu sahneyi üçüncü şahıs olarak baktığımız uzak bir noktadan izliyoruz. Böylece karakterler izleyici ile değil birbirleriyle konuşmuş algısı yaratılıyor. 

Hunger Michael Fassbender - Liam Cunningham

Bu sahneyi böyle yapma nedenim, samimi olmasını istememdi. İzleyiciyi uzaklaştırmak istedim. Çünkü böylece izleyicinin gözleri daha keskinleşiyor ve kulaklarıyla daha iyi kanalize oluyor. Siluetleri görüyorsunuz, yüz ifadelerini çok zor seçiyorsunuz, ancak daha iyi duyabilmek için öne eğiliyorsunuz. O yüzden sahneye yoğunlaşıyorsunuz.

Yirmi iki buçuk dakika süresince tek noktadan iki siluetin konuşmasını izliyoruz. Öyle ki aktörlerin en çok bilinen diğer rolleriyle aşina olanlar bu konuşmayı uzaktan duysa İrlandalı Magneto ile Sir Davos’un yaşam ve ölüm hakkında konuştuğunu düşünecektir. 

Diyalog iki eski arkadaşın konuşması şeklinde son derece sıradan başlıyor. İki taraf da birbirlerinin düşünce olarak nerede olduğunu akıllıca tartıyor. Bobby’nin açlık grevinden bahsetmesiyle papazla arasında yaşamak ve ölmek hakkında yirmi dakikalık tez – antitez çatışması başlıyor. 

Bu sahneyi dört çekim de bitirdik ki bu olağanüstüydü. Ortam son derece gergindi. Boom operatörü bile çöktü, sette böylesine bir dikkat vardı. Bu, yaşamak ve ölmek için nedenlerle ilgili çok samimi bir sohbetti ve sahnedeki gerilim yine sahnenin çekilişinden geliyor.

Kurgu bu anlamlı ve muhteşem sahnenin ardından sonuca bağlanıyor. Yine son derece az (veya hiç) diyaloglu sahnelerle Bobby Sands’in açlık grevine başladıktan 66 gün sonra ölümüyle son buluyor. Ancak bu uzun diyalog sahnesini yazarak veya konuşarak anlatmak inanın mümkün değil.

Hunger Bobby Sands 1
Hunger Bobby Sands 2

Sonuç Olarak

1981 açlık grevi tarihi bir olay olsa da İngiltere için son derece utanç verici bir olay olduğundandır ki elimizde adam akıllı görüntü yok. Hal böyle olunca Steve McQueen filmi kurgularken kendi tarzını konuşturma özgürlüğüne sahipti. Bu özgürlüğü filmi, kendi tarzıyla klasikleşmiş film anlayışından farklı şekilde sunarak sonuna kadar kullanmış. Filmin konusunu diyaloglarla açıklamak yerine, dahiyane sinematografi bilgisiyle, karakterlerin hareketlerini ve duygularını harmanlayarak kullanmayı tercih etmiş. Bu tercihini mükemmel yerleştirilmiş kamera açılarıyla da güzelce desteklediğinden filmde neler olduğunu rahatlıkla takip edebiliyoruz. Bunun yanı sıra fotoğraf gibi sahnelere bakarken sanat zevkimizi tatmin ediyoruz. Örneğin filmin başlarındaki hapishane gardiyanının, mahkumları zorla yıkamasının ardından yağan karın altında duvara yaslanmış şekilde sigara içerken, çok acıyan ve kanayan ellerinin üstüne düşen kar tanelerinin erimesine sonsuza kadar bakabilirdim.

Hunger Gardiyan ve Kar Yağışı Sahnesi

Filmde gereksiz diyaloglar yerine, evet bu olay yaşanmıştır dedirtecek gerçeklikte sahneler mevcut. Uzun yıllar çıplak gezmek nasıl hissettiriyordu? Yıkanmama protestosu yazıldığı kadar kolay mıydı? Duvardaki dışkılara nasıl alıştılar? Yemek artıkları, dışkı ve idrar kokusuna ne zaman alıştılar? Ya da mahkumlara bunları yaşatanlar isteyerek mi yapıyordu? Nasıl acılar yaşadılar? gibi sorulara cevap vererek son derece duygu yüklü sahnelere sahip olan Hunger, bu yönüyle tarihi bir olaya olabilecek en sanatsal şekilde ışık tutuyor.

Hunger, Kuzey Irlanda Sorunu sırasında yaşanan bazı olaylar için farkındalık sağlarken bunu sanatsal biçimde ortaya koyuyor. Filmde sahneler sessiz ilerlese de gerçekten dinlendiğinde adeta çığlık atıyorlar. Hunger, yaşadığımız zorluklarla mücadele etmekten yorulduğumuz bu dönemlerde bize, değer verdiğimiz şeyler uğrunda savaşmanın sonuna kadar değecek bir mücadele olduğunu hatırlatıyor.

Paylaş.

Film izlemeyi, oyun oynamayı, gitarları, basketbolu ve çeşitli konular okumayı seviyor. En büyük tutkusu yazı yazmak. Biraz da avukat.

Yorum Bırakın