“Auteur” Yönetmen

Sinema sanatında yönettiği filmi bir yazar inceliği ile dokuyan yönetmenler vardır. Bu filmlerin ne anlatmak istediğini tam anlamı ile kavramak için öncelikle yönetmeninin düşünce yapısını anlamak gerekir. Bu filmler yönetmenin kişiliğinden bir parça taşır. Adeta bir şiir, bir roman gibi kendisini oluşturan yönetmeni yansıtırlar ve bunun sonucu olarak bu yönetmenlerin tüm filmlerinde belli olan, kendilerine has metotlarının, farklı bir karakteristiklerinin olduğunu fark edersiniz. Filmlerinin onlara ait olduğunu bilmeseniz bile film içinde kendini belli eden bazı konular hatta kullanılan çekim açıları ya da renk paletlerinden dolayı bu filmlerin onlara ait olduğunu anlayabilirsiniz. Bu yönetmenlere günümüzden Wes Anderson, Guillermo del Toro gibi isimleri örnek verebiliriz.

Guillermo del Toro, 90. Akademi Ödüllerinde ‘The Shape of Water’ filmiyle aldığı En iyi Yönetmen ve En İyi Film ödülleriyle. (Fotoğraf: Frazer Harrison/Getty Images)

Auteur yönetmenlerden en önemlileri arasında sayılanlardan biri ise, sıradan bir sinema takipçisi olan beni, derin bir konuyu akademik bir yazı ya da ödev edasıyla değil de seyirciyi sıkmadan akıcı bir şekilde yansıtabilme yeteneğine hayran bırakan, hayatı ve dünya görüşü ile de filmleri kadar ilgi çekici Ingmar Bergmandır.

Ingmar Bergman

20. yüz yılın en önemli yönetmenlerinden biri olmanın yanı sıra birçok tiyatro eseri sahneye koymuş, günümüzde adından sıkça söz edilen Scorsese, Woody Allen gibi birçok yönetmene de ilham kaynağı olmuştu. 1918’de İsveç’te bir papazın oğlu olarak dünyaya gelen Bergman, bunun doğal sonucu olarak çocukluğunu babasının katı kuralları ve dinin yadsınamaz etkisi altında geçirmiştir. 1987 yılında yayınlanan otobiyografik kitabı Büyülü Fenerde babasının kuralcılığını Bergman şu şekilde anlatmıştır.

“Cezalandırılma doğaldı, hiçbir zaman sorgulanmadı. Çabuk ve basit olabilirlerdi, yüze bir tokat, kıça bir şaplak gibi ama aşırı karmaşık ve kuşaklar boyu incelmiş cezalar da vardı.”

Çocukluğunda altında kaldığı, ailesinin bu mükemmeliyetçi baskısı ve dinin bu kadar katı yaşandığı bir aile ortamında büyümesi, günlük hayattan kopmak isteyen Bergman’ın yaratıcı kişiliğini geliştirmiş ve daha sonra çektiği birçok filmde ana öğeler olarak kendilerini gösterecek olan inancın ve tanrının sorgulanması, varoluşsal soruların dile getirilmesi, ölüm korkusu ve yalnızlık gibi konuların Bergman’ın daha küçük yaşta kafasını kurcalamasına ve ilgisini çekmesine neden olmuştur. Anılarında Bergman anneannesi ile kaldığı süre boyunca bu konular üzerine tartıştıklarından söz eder.

“Anneannem bana yalnızca dünyadan, yaşamdan değil, ölümden de söz ederdi. Ölüm o zamanlar düşüncelerimin büyük bir kısmını alıyordu.”

Bergman’ın sinema ile tanışması zengin bir akrabaları tarafından noelde hediye edilen bir sinema makinası ile olur aslında abisine verilen bu hediyeyi binbir güçlükle alır ve belki de bu basit hediye sayesinde çekildiği dönemden günümüze kadar birçok izleyici ve yönetmen üzerinde iz bırakan 40’tan fazla film ve tiyatro eserini dünyaya kazandırır Bergman. Woody Allen, Mark Kermode ile yaptığı bir röportajda Bergman filmlerine giriş yapmak isteyen sinema izleyicilerine The Seventh Seal ve Wild Strawberries filmlerini öneriyor. Çok da fazla detaya girmeden bu filmlerden bahsetmek istiyorum.

The Seventh Seal

Bergman bu filmde haçlı seferlerinden bir veba salgınının ortasındaki ülkesine yeni dönmüş şövalye Antonius Block’un ölüm ile karşılaşması üzerinden tanrının varlığını sorgular ve ölüm ve inanç gibi sorulara değinir. Filmde ölüm, kanlı canlı bir insan bedeninde betimlenmiş bu da ölümü ana karakterin zihninde bir konsept olmaktan öte bir konuma getirmiştir. Hatta Block kendi canını almak için gelen ölüm ile hayatı karşılığında satranç oynayarak eskiden yaşadığı kaleye dönecek kadar zaman kazanmıştır.

Yolculuk boyunca, Block’un gördüğü ölümler ve varlığından artık emin olmadığı tanrı adına katlettiği insanlardan dolayı bir günah çıkarma, tanrının varlığına dair bir cevap arayışı içinde olduğunu görürüz ancak Ölüm bile Block’a tanrının varlığını doğrulamaz yalnızca kendisinin bilinmez olduğunu söyler. Block’u canlandıran Max von Sydow bir röportajda bu karakterde Bergman’ın kendisini yansıttığını, bunun Bergman’ın tanrıyı arayışını temsil ettiğini söyler. Sonuçta tanrının varlığı filmde doğrudan cevaplanmayan bir soru olarak kalır ancak ölümün gerçekliği barizdir ve ne kadar ertelemeye çalışırsanız çalışın bir gün gelecektir.

Seventh seal ile aynı sene çıkan bu filmde Bergman, Onur Derecesini almak için üniversiteye yolculuk yapan profesör Isak Borg’un yolculuğu boyunca, hataları, pişmanlıkları ve yaklaşmakta olan ölümle yüzleşmesini anlatır. Ayrıca yolculuk esnasında kendisine katılan 3 genç üzerinden Bergman yine tanrı inancını işlemekte ve aynı zamanda bu inancı sorgulamaktadır. Isak Borg yaşlı ve çevresinden kopuk bir insandır ve dolayısıyla ölüme yakın olduğunun farkındadır. Ölüme olan bu yakınlığı ve geçmişteki hataları ile yüzleşmesi yolculuk boyunca çeşitli farklı sahnelerde karşımıza çıkan rüya sekansları üzerinden gösterilmiştir. Bu nedenle Borg’un yolculuğu hem fiziksel hem de zihinsel bir yolculuktur. Borg bu rüyalarda hayattaki başarısızlıklarının, hatalarının farkına varır ve yolculuk sonundan daha iyi bir insan olarak hedefine ulaşır.

A. Block: Karanlıkta Ona sesleniyorum. Ama sanki hiç kimse yok.

Ölüm: Belki de kimse yoktur.

A. Block: O hâlde yaşam korkunç bir şey. Her şeyin bir hiç olduğunu bilen biri ölüm karşısında yaşayamaz.

Wild Strawberries

Seventh seal ile aynı sene çıkan bu filmde Bergman, Onur Derecesini almak için üniversiteye yolculuk yapan profesör Isak Borg’un yolculuğu boyunca, hataları, pişmanlıkları ve yaklaşmakta olan ölümle yüzleşmesini anlatır. Ayrıca yolculuk esnasında kendisine katılan 3 genç üzerinden Bergman yine tanrı inancını işlemekte ve aynı zamanda bu inancı sorgulamaktadır. Isak Borg yaşlı ve çevresinden kopuk bir insandır ve dolayısıyla ölüme yakın olduğunun farkındadır.

Ölüme olan bu yakınlığı ve geçmişteki hataları ile yüzleşmesi yolculuk boyunca çeşitli farklı sahnelerde karşımıza çıkan rüya sekansları üzerinden gösterilmiştir. Bu nedenle Borg’un yolculuğu hem fiziksel hem de zihinsel bir yolculuktur. Borg bu rüyalarda hayattaki başarısızlıklarının, hatalarının farkına varır ve yolculuk sonundan daha iyi bir insan olarak hedefine ulaşır.

Sonuç Olarak

Bunların yanı sıra kendisi gibi sinema tarihinin en büyük yönetimleri arasında görülen Andrei Tarkovsky’nin de en sevdiği filmler arasında yer alan Winter Light ve Persona gibi şaheserleri sinema külliyatına kazandırmış. Görüntü yönetmeni Sven Nykvist, Bibi Andersson, Max von Sydow, Liv Ullmann gibi oyuncular ile bir çok ödüllü sinema ve tiyatro eserine imza atmıştır. Şüphesiz Bergman’ın sinema sanatına katkıları ortaya koyduğu eserlerin çok ötesindedir ve onun sinemaya bakışını kendine örnek alan ve alacak birçok yeni yönetmen ve oyuncu ile Bergman’ın mirası yaşamaya devam edecektir.

Paylaş.

Okumayı seven, yazabildiğince yazmaya çalışan kadrolu fantastik edebiyat sevdalısı

Yorum Bırakın