Sonunda Dune’a kavuştuk

Efendim bekledik. Daha çok bekledik. Başka ülkelerde vizyona girdi, biz daha çok bekledik derken 22 Ekim gecesi, sonunda, Dune filmini izleme fırsatı buldum. Çok severek okuduğum, özellikle ilk kitabına karşı ayrı bir sevgi beslediğim bu serinin son uyarlamasını izledikten sonra beğendiğim ve beğenmediğim yönlerine şöyle bir değinmek istedim. Dune, öyle iki kelime ile özetlenecek bir seri olmadığından dolayı, lafı çok uzatmamak için eleştirilerimi kısımlara böleceğim.

Müzik, Görsellik ve Oyunculuklar

Denis Villeneuve, zaten filmlerinde sadece bakması dahi güzel, müzelik sahneleriyle kendini kanıtlamış bir yönetmen. Dune’da da bu özelliğini ortaya koymuş. Salusa Secundus’undan tutun Arrakis’in kum fırtınalarına, Caladan’ın denizlerine kadar, bu özellik o kadar güzel ve yerinde kullanılmış ki; “Gerçekten öyle yerler varmış da gidip çekmiş.” deseler iki kere düşünmenize neden olur.

Kitapta haklarında sayfalarca yazılar yazılan bu gezegenlerin yaklaşık 3 saatlik bir filmde nasıl aktarılacağı ile ilgili benim gibi şüpheleriniz olduysa rahat edebilirsiniz. Caladan’dan çıkıp da Dune’a gelmenin ne kadar büyük bir değişiklik olduğunu bile size sayfalarca anlatma gereği duymadan tek bir sahne ile açıklayabiliyor Villeneuve.

Caladan kıyılarında düşünceli bir Paul

Bu muhteşem görselliğin üstüne bir de Hans Zimmer gibi bir üstadın müzikleri eklendiği zaman ortaya konuşma olmasa dahi izlenecek bir film çıkmış. Müziğin kullandığı anların güzelliğinin yanında sesin tamamen kesildiği sahneler bile o kadar yerinde kullanılmış ki, filmin sessizliğine dahi hayran olmak mümkün.

Ardından bunlar yeterli değilmiş gibi üstüne bir de cast ve oyunculuklar ekleniyor. Gerçekten her oyuncunun oynadığı karaktere bu kadar yakıştığı film azdır. Karakterine hiç değinmeyip, yan karakter gibi bıraktıkları için biraz üzüldüğüm Peter de Vries’den tutun da Fremen figüranlarına kadar, ancak bu kadar güzel bir cast seçimi yapılabilirdi filme. Oyuncuların başarıları sadece karakterlerin tasvirlerine olan benzerlikleri ile sınırlı kalmıyor. Oyunculuklar da bir o kadar üst düzeyde.

Timothee Chalamet malum insanlık testi sahnesinde ya da çadırda cihadı gördüğü sahnede okadar başarılı bir oyunculuk sergilemiş ki sahne için gerçekten elini yakmış olabileceklerinden şüpheleniyorum. Stellan Skarsgård, Baron’un o iğrenç kişiliğini o kadar iyi yansıtmış ki Türk dizisinde kötü karakter oynasa, adama sokakta saldırmaları mümkün.

DUNE, Francesca Annis, Kyle MacLachlan, 1984

Neler Eksik Kalmış?

Dune’un sinemaya uyarlanması zor bir film olduğuna inanıyorum. Bunun en temel sebebi de karakterlerin düşünceleri üzerinden ilerleyen bir eser olması. Sinemada gişe rekorları kıran aksiyon filmlerine nazaran Dune’un felsefik yönü biraz daha ağır basıyor. Karakterlerin iç çatışmaları, Paul’ün görüleri gibi unsurların daha çok konuşmalar üzerinden ilerleyen sinema dünyasında aktarılması asla tamamen gerçekleştirilemiyor. Bu durum her ne kadar Denis Villeneuve’nin filminde de varlığını korumuş, ve Paul’un görüleri her ne kadar güzel yansıtılmış olsa da karakterlerin iç dünyalarına erişimimiz olmaması bazı sahnelerin anlaşılabilirliğini zedelemiş.

Bunun yanı sıra film süresi içine sığdırılabilmesi için bazı önemli karakterlerin ve sahnelerin kesilmesi gerekmiş;

Piter De Vries

Piter De Vries’e sadece Baronun uşağı rolü biçilmiş olmasının yanı sıra aslında Mentatların kim ve ne olduklarına hiç değinilmemiş filmde. Gözleri geri giden iki tane adam var filmde ama bunlar nedir kimdir izleyici cevapsız bırakılmış. Olay böyle olunca da De Vries’in Baron kadar kötü olan kişiliğine değinilmesine ya da Thufir Hawat ile karşılaştırılmasına da gerek olmamış. Hikayeye katkısı çok da büyük olmayan bir karakter olduğundan dolayı bu durumun filme büyük bir zarar verdiğini söyleyemeyeceğim ancak bu durum aynı şekilde kenarda bırakılan diğer karakter için geçerli değil.

Dr. Wellington Yueh

Bu karakter, aslında benim gözümde çok önemli bir yer taşıyordu. Neden anlamak için önce Yueh’nin köküne değinmek gerekiyor, çünkü Dune evreninde doktorlar “Suk Koşullandırması” denilen şeyden ötürü birine zarar vermeleri imkansız insanlar. Bu nedenle Yueh’nin beklenmeyen ihaneti ile hikayeye kattığı entrika ve ihanet unsurları, Dune’un siyasi ayağını kitabın ilk kısmında çok iyi besliyor. Filmde nispeten değinilmiş olsa da karısı ile ilişkisi ise karaktere duygusal bir derinlik katarak okuyucunun Yueh’ye karşı sempati duymasına sebep oluyor ve ölmünü daha etkileyici kılıyor.

Filmde bunların hiç birine değinilmemiş olması hem Dune’un temelini oluşturan siyasetin ve entrikaların kaybolmasına, hem de Yueh’nin bir an için gözüküp, ekran dışında ölen bir yan karakter rolüne bürünmesine sebep olmuş. Her ne kadar Doktor Yueh ya da Piter de Vries gibi aslında önemli olan karakterlere az değinmeyi seçmiş olmaları, bazı kilit noktaları cevapsız bırakmış olsa da, hali hazırda iki buçuk saat olan bir film söz konusu olunca bazı kesintiler yapmanın zorunlu olduğunu kabul ediyorum. Ancak kesilen kısmın bu olmasının filme zarar verdiği düşüncesindeyim.

Gezegenin Tanıtılması

Frank Herbert’ın yaratmak için altı senesini verdiği Arrakis hikayenin üstünde geçtiği gezegenden çok fazlası. Adetleri, insanları, ve coğrafyası ile hikayenin karakterlerinden herhangi biri, bundan daha da fazlası aslında. Bu nedenle izleyicinin de Arrakis’i tanıması gerekiyor ki olaylar neden oluyor anlayabilsin. Aslında Arrakis’e gelmeden Paul’un izlediği videolarla birlikte izleyiciye ana karakterle birlikte gezegeni tanıma şansı sunulmuş. Ancak Atreideslerin gezegene gelmesi ile Harkonnen saldırısı arasında neredeyse hiç sahne olmaması gezegeni gezegende tanıtma imkanını da azaltmış. Ne Arrakis’in şartlarının zorluğuna tam değinilebilmiş, ne de suyun önemi, olması gerektiği kadar yansıtılabilmiş filmde.

Bu nedenle tüm eksiklikleri gideren Arrakeen’deki ziyafet sahnesini aradı gözlerim. Arrakiste suyun önemini okuyucunun yüzüne çarpar bir şekilde göstermesinin yanında, gezegendeki farklı siyasi aktörlerin gizlice atışmaları ile yine kitabın siyasi yönünü de ortaya çıkaran bir sahneydi. Jessica üzerinden Bene Gesseritlerin entrikacı taraflarını göstermenin yanı sıra, Kynes’ı tanımanızı ve asıl niyetini de daha iyi anlamanızı sağlayan bir sahne olması bakımından, filmde yer verilmesini özellikle bekliyordum.

Bitiş

Gelelim filmin sonuna. Her ne kadar bir çok açıdan harika bir film olsa da bittiği yerde hevesimin kursağımda kalmadığını söylemem yalan olur. Kötü olmasından kaynaklı değil tabii bu durum. Filmin ilk sahnelerinden sürekli olarak farklı yerlerde karşımıza çıkan çöl faresinden dolayı, Jamis öldükten sonra Paul’un Fremen adını alması, ve filmin o şekilde sona ermesinin çok daha etkili bir son olacağı kanaatindeyim. Tabii bu filmden bağımsız, daha çok benim hoşuma gideceğinden dolayı istediğim bir şey olduğundan, bunun ne kadar etkili bir eleştiri sayılacağını bilemem 😀

Genel olarak bakıldığında ise, tüm bu yazdığım eksikliklerinin, filmin güzelliğinin yanında önemsiz kaldığını söyleyebilirim. Abartıya girmeyen aksiyon sahneleriyle, siyasi gerimlileriyle, Dune evrenini çok başarılı bir şekilde yansıtmış film. Kostümler, silahlar ya da kalkanlar gibi küçük ama önemli detaylardan solucanların tasarımına kadar, her şey olması gerektiği gibi olmuş. Kaldı geriye ikinci yarısını beklemek…

90%
90%
  • Sizlerin Oyları (0 Oylar)
    0
Paylaş.

Okumayı seven, yazabildiğince yazmaya çalışan kadrolu fantastik edebiyat sevdalısı

Yorum Bırakın